Kendimi çok yetersiz hissediyorum. Fiziksel olarak yetersiz, maddi olarak yetersiz, ruhsal olarak yetersiz hissediyorum. Güçsüz hissediyorum. Sanki herkes tarafından koşullu seviliyormuş gibiyim, en küçük hatada terk edilecek gibi. Kapının kenarında bekletiliyor gibi. Kendimi güvende ve rahat hissetmiyorum. Evimdeyim ama sanki sokakta kalıyormuşum gibi.. Yorgunum.
Her şeyle tek başına ilgilenmek zorunda olmak çok yorucu. Güvenebileceğim kimse yok, derdimi kime anlatacağımı bilmiyorum; çünkü anlatsam da, yargılamadan, eleştirmeden dinleyecek, hala sevilmeye devam edebileceğim birini bulamıyorum. İnsanların "harika çocuğu, harika arkadaşı, harika akrabası, harikası.." değilseniz, sizi defolarınızla kabul edecek ve yanınızda duracak birini bulmak çok zor. Bir ifade var: "gift child'
Sorunsuz, harika, bir hediye gibi olan çocuklar. Bir de onların tersi var. İlgiye, sevgiye, güvene ihtiyacı olanlar, onlar.
Lütfen sevdiklerinizini çok sevin. Çünkü sevgisizlik, bu dünyadaki en kötü ve en yaralayıcı şey.
Yeterli hissetmiyorum; yeterince sevgi görmüyorum.. kendimi de yeterince sevmiyorum.
Bu noktada, Allah'ın sevgisi ve merhameti olmasa, ne yapardım bilmiyorum. Beni affetmeye ve her şeyi unutmaya hazır olan bir Rabbim var. Geçmişim ya da yaptıklarım yüzüme vurulmayacak.. maddi olarak kendimi yetersiz hissettiğimde, hiç ummadığım yerden rızık gönderecek olan bir Rabbim var. Kendimi fiziksel olarak yetersiz hissettiğimde, bana dünyanın en güzel insanı gibi davranacak eşi gönderecek ya da kendi değerimi fark etmemi sağlayacak bir Rabbim var. Onun kapısından içeri girdiğimde, ona yakın olduğumda bütün kaygılarım azalıyor. Bitiyor, demiyorum. Çünkü bu dünya kaotik, kötü ve gerçekten psikolojik olarak yorucu. Ama Rabbimin yanında sokakta değilim, evimdeyim.. güvendeyim, mutluyum..
Bize imanı tattıran Rabbime sonsuz şükürler olsun. Geçen gün birisi, "bir kere özgüven kazandığınızda, artık onu kaybetmek istemiyorsunuz" dedi. Çünkü nasıl bir his olduğunu öğrendiniz, biliyorsunuz. Bir kere imanın lezzetini alan biri, artık onu kaybetmek istemeyecektir.
Duam odur ki, tüm kardeşlerim imanın lezzetini tatsın, o lezzet ki her şeyi negatiften pozitife çeviriyor ve yetersizlik hissi, kayboluyor...
İnsan sevdikleri için, evi için bir şey yaptığı zaman, onu zahmet görmez. Yorulur, şikayetlenmez. Yorulmaya değer, diye düşünür. Fedakarlık yaptığına inanıp mecbur değilim ama yapıyorum havasında olan, yaptığı işten şikayetlenen, sürekli eziyet görüyormuş gibi davrananlar çok yorucu, çok sıkıcı. Onların yaptığı her işi memnuniyetle yapar, canımız çıksa yine de sevdiğimize, annemize babamıza evladımıza dostumuza, -kime iyilik ediyorsak- gülümser, "geçecek, hamd olsun halimize, sen iyi ol yeter ki" demeyi biliriz biz. Şikayetlenen insanlara hiç ihtiyacımız yok. Uykusuz mu kaldık? Olsun, yarın uyunur. Yorulduk mu? Dinleniriz. Çaresiz mi hissediyoruz? Derman gelir. Ağlıyor muyuz? Hüzün yakışır bize. Ağlamayanların kalbi kurumuştur.
Şükür nimettir, nimeti arttırır, neşeyi, güzelliği arttırır. Her hale hamd etmek, hem Allah ile hem de kardeşlerimizle, ailemizle muhabetti arttırır...
Yıllarca memleketimi sorduklarında o kadar arada kaldım ki. “Peki, baban da mı İstanbullu? Deden de mi? O da mı, bu da mı?” Hep o kadar istedim ki, “Falanca şehrin falanca köyündeniz” deyip konuyu dümdüz kapatmayı. O yüzden köyünü, memleketini söylemeye çekinenlere çok kızarım. Hep bir köyüm olmalı gibi hissedip, olsun da istedim. Köye özendim. “İnşallah evleneceğim insanın köyü olur, bir memleketi olur,” derdim. Arkadaşlarımın köylerine gittim.
Bu, uzun süre bende bir kimlik çatışması gibi oldu. İstanbul’u bir memleket olarak söylemek istemedim, çünkü bence sahiplenilecek kadar bakir değildi. Herkesin çünkü İstanbul. Sonra bir gün şunu fark ettim:
Fatih benim köyüm. İskenderpaşa, Fatih Camii, Vefa, Nuruosmaniye, Süleymaniye. Eminönü, meşhur Mercan Yokuşu… 1800’lerden kalma mezar taşlarıyla Edirnekapı’da yatan aile büyüklerimiz, şehitlerimiz. Evet, İstanbul değil ama Fatih köyüm olabilir. Ve Kıztaşı muhallebisi, Vefa bozası, Kadınlar Pazarı’ndaki büryan kebabı bizim. Ve bizi İskenderpaşa’da herkes sever, bizi İskenderpaşa’da herkes tanır.
Burada doğduk, Allah bilir belki de burada, nasipse ölürüz.
Fatihli olmak gerçekten değerli.
Kadim bir şehir ve hiç bitmeyen, kendine ait bir döngüsü var.
Tarihten gelen mirası en büyük kazancımız.
Fatihli olmak ve Fatih’te yaşamak...
Gücümüz daha rahat bir yerlere gidebilir, fakat sanki bunu ruhuma anlatmam pek mümkün gözükmüyor ve bu, ona nankörlük gibi geliyor.
Son yıllarda bozulsada, hâlâ daha...
Bazı dostlarımız evlerini taşısa da, her gün uzaklardan doğduğu semte gelip burada buluyor ruhunu, çocukluğunu.
Fatihli olup buradan taşınıp gidene sor: Hiç kimse “Beylikdüzülüyüm, Bahçeşehirliyim, Başakşehirliyim, Ataşehirliyim, Etilerliyim,” demez.
“Ben FATİHLİYİM,” der. Bulamaz orada tarihten bir sayfa.
Bağımlılık yapar Fatih.
Herkes birbirini tanır.
Kimisi annemizin, kimisi babamızın arkadaşlarının çocuklarıdır.
Farklı bir yanı vardır, hiç bitmeyen bir sevgisi vardır canım Fatih’imin.
Tüm anılarımızın olduğu…
Sabah camı açtığında ezan sesine martı çığlığı karışır. İskenderpaşa’dan yükselen salavat, Süleymaniye’den esen rüzgâr gelir, dokunur yüzüne. Esnaf kepengini aynı dualarla açar, çocuklar aynı taş sokaklarda koşar. İşte o an anlarsın: Burası sadece oturduğun yer değil, kök saldığın yer. Gidersin, başka semtte uyursun ama ruhun hep burada sabahlar. Çünkü Fatih taşınılan değil, içinde taşınan bir yerdir.
Fatih köyüm benim. Ne gitsem kopabilirim, ne kalsam doyabilirim...
Bazı insanlar trip, kırgınlık, kıskançlık, sitem, sitem, sitem..sen çağırdın çağırmadın, sen aradın aramadın, hep sen'den, hep onlar'dan, başkalarının suçlarından ve hatalarından, kendi sarsılmaz masumiyetlerinden ve daimi haklılıklarından oluşuyor. Çok yorucular. Zalimlerin olduğu bir dünyada, onca düşman varken, en başta kendi nefsimizle mücadele etmek varken, sevdiklerimizle mücadele içerisinde olmak gereksiz, yorucu, baş ağrısı ve vakit israfı. Kalp israfı. Neden kendimizi ve sevdiklerimizi, böylesine yoruyoruz bilmiyorum.
Birisi kalbimi kırdığında ya da saçma sapan sebeplerle sitem ettiğinde, hep aynı tepkiyi veriyorum. Anlamıyorum. Bilmiyorum ki ben bu duyguları. Trip atmak nedir bilmiyorum. Hesap sormak, hesap vermek nedir bilmiyorum. İlişkilerde tutulan hesap defterleri hangi dengeye göre ayarlanıyor, nasıl hep karşıdaki kişi haksız bulunuyor bilmiyorum. Ben adaletten yanayım; taraflar umrumda değil. Annem babam dahi olsa her zaman haklı olamaz. Bilmiyorum işte. Arayandan Allah razı olsun, kalbimi kıranı Allah affetsin, iyilik yapanın hayrını Allah kabul etsin, yormayan, sevdiğine nefes aldıran herkesi Allah sevsin, sevdiklerine de sevdirsin. Benim yolum bu, düşüncem bu. Ötesini bilmiyorum.
Sevdiklerimizle mücadeleye vaktimiz yok. Dünya yeterince yoruyor bizi. Biz birbirimize nefes olalım. Haklı çıkmayı değil, helalleşmeyi seçelim. Ben bilmiyorum sitem etmeyi; bilmek de istemiyorum. Bildiğim tek şey var: Kalbi yormayanı Allah sever.
Hayat zaten yeterince ağır. Bir de sevdiklerimizin omzuna yük olmasak, bilakis birbirimizden yük alsak? Kırıldığımızda susup dua etsek, kırdığımızda özür dileyip geçsek. Hesap tutmak yerine helallik biriktirsek. Çünkü günün sonunda ne kimin haklı olduğu kalıyor akılda, ne kimin kimi ne zaman aradığı. Sadece kim kimin yanında nefes aldı, kim kimin kalbine değdi, o kalıyor. Ben adaletin de merhametin de Allah katında olduğuna inanıyorum. Bize düşen yormamak, yorulmamak. Gerisi Allah’a emanet...
Çocuklara İslam'ı anlatırken, mesela tesettür konusunda " bu şekilde her şeyi yapabiliyorum, isteklerimi gerceklestirebiliyorum" mesajı veriliyor. Oysa her şeyi yapamazsınız, bazen durmanız gerekir; iman etmek, canının istedigini değil, Allah'ın emrettiğini yapmaktır. Dünya bunun tam tersi mesajlar veriyor. Tesettürlü kadınlar şarkıcı olabiliyor, sporcu oluyor ve bizden onları kutlamamız bekleniyor: özgürlük anlayışımıza göre hak veresiniz gelebilir ama nefsinizi kenara bırakıp, farzlara göre düşünürseniz, kıyafet tercihi ve hayat tarzı, yanlıştır. Erkekler, içkili ortamda kız erkek karışık oturup eğleniyor ve arkadaşlık "normal" görülüyor ama değil. Haram. Haram demeyi özledim yahu. Bazı seyleri toplum baskısı yüzünden konuşamıyoruz bile. Müslüman olan birinin farzlar, helal haram gibi konularda konuşması kadar doğal ne olabilir? İnanmayanlar elbette bize katılmayacaklar ve diledikleri fikri savunmakta serbestler ama bizim düşüncelerimizle neden mücadele ediyorlar anlamak mümkün değil. Ki bu benim düşüncem ya da isteğim de olmayabilir. Emre muhalif isteklerim olabilir ama haramsa haram derim. Normalize etmem, güzellemem. İnandığım din, bana ne söylüyorsa onu konuşmam ve savunmam kadar doğal bir şey olamaz. Yaşantımız İslam'a uygun olmadığı için, her günaha kolayca alıştığımız ve dünyanın bize dayattığı fikre daha fazla maruz kaldığımız için, bazı şeyleri normal görür olduk. "Ne var ki bunda.." diyoruz. Düşüncelerini de isteklerini de Allah'ın emirlerine boyun eğdirmelisin. Rabbine güvenen mümin, onun emrini bazen anlamasa da (ki sebebi yaşantımızdaki eksikliğin yansımasıdır, insan gününün çoğunu Netflixte geçirince eşcinselliği sempatik bulabilir mesela ve açık açık reddetmekte zorluk yaşar, gibi) kabul eder, iman eder.
Çocuklara her şeyi aşırı pozitif göstererek anlatmak, uçsuz bucaksız özgürlük anlayışını empoze etmek yanlış bu sebeple. Ahlakına, imanına yatırım yapmadan önce karakter" diyoruz hep. Karakter inşasında da "isteklerini yapmalısın" mesajı kişiyi şımarık ve tembel yapar; "bazen istemediğin şeyleri de yapmalısın, bu hayatta mecbur olduğumuz şeyler var" demeli. Karakteri için bu mesajı verirsen, mesela odasını toplamak istemeyebilir ama zorunda, çocukta "mecburiyet ve istek" gibi iki kavram oluşur. Bu oluşumun üzerine büyüdüğünde anlatılan İslam, "istemiyorum ama kalkayim namazımı kolayım" şeklinde düşündürür ve görevlerini istemese de ihmal etmez. Bunlar basit örnekler ama ince ince büyürken işlenirse, kabulleniş daha kolay olur ve evladımıza, yapıp yapmama tereddütü değil, lezzete odaklanacagi bir miras bırakmış oluruz.
Çocuklar çok özgür ve isteklerine odaklanmış vaziyette büyütülüyor. Kitaplar bu mesajı veriyor. Her insanın kendi istediği hayatı yaşaması ve isteklerini yapması mükemmel bir şey ama herkes isteklerini yapamaz, bu korkunç bir düzensizlik meydana getirir. Bir seylere mecburuz. İnsanı olarak da, müslüman olarak da. Harama yaklaşmamak, bazen canın haram bir şeyi istese de yapmamak, bazen bir konu nefsine zor gelse de kabul edip iman etmek gerekiyor. Yapma ama iman et. Saçın biraz gözüksün bonenden ama "tesettür bu değildir, Allah bana daha iyi kapanmayı nasip etsin" de. "Böyle de olur yaaa, ben bu şekilde kapatıyorum" deme. Gri eşofmanla ya da dar giyerek sokağa çıkan erkeğin vücut hatları belli olur ama o böyle rahattır? Böyle mi düşünelim. "Herkes istediği gibi giyinsin? Kimse karışamaz"
Eğer Müslümansan, emre tabisin, Allah karışır. Kardeşlerin üzülür karışır. Anan baban dini değerleri ayaklar altına alıyorsun diye kızar karışır. Bizler bir cemaatiz, birbirimizden de sorumluyuz.
Müslüman değilsen zaten dediklerim sizi kapsamıyor. Sizin de dünyaya ve insanlara karşı mecburiyetleriniz var elbette.
Emirler nettir ve evrenseldir, bazı değişiklikler gösterir ama şahsi zevklere göre şekillenmez İslam. İstediğin gibi değil, emredildiği gibi yaşadığın bir dindir İslam.
Çocuklara da bunu öğretmek gerekiyor. Elbette her yaşın eğitimi başka. Bunlar ayrı bir konu. Fakat önce karakter eğitimi. İyi yetiştirilmiş çocukların uzerinde İslam, çok güzel duruyor. Çok daha doğru, yaşanabilir duruyor.
Çocuklara İslam'ı anlatırken, sadece "yap" ve "yapma" demekten ziyade, nedenlerini ve hikmetlerini anlatmak da önemli. Bu şekilde, çocuklar sadece emirlere itaat etmeyi değil, aynı zamanda Allah'ın emirlerinin arkasındaki hikmeti de anlamaya başlayabilirler ve anladıkları yaşamı daha şevkle içlerinden gelerek yaşarlar.
Herkesin bir derdi var, herkes çok dertli. Hepimizin telaşı, sıkıntısı, endişeleri, üzüntüleri ve hatta korkuları veya beklentileri var. Çok çalışıyoruz. Yine de ne kendimize, ne sevdiklerimize ne de etrafımızdakilere yetebiliyoruz. Bazen, gün içinde durup düşünmek (ki durmak, mucize gibi bir şey artık hayatın akışı içerisinde) "kendim için bir şey, herhangi bir şey ne zaman yapacağım?" diye düşünüyorum. Çok aşırı meşgulüz, çok. Hakikaten büyüklerimizin dediği gibi ahir zaman çok kısa kalıyor. Sadece geçinmeye çalışmak, yaşamak için asgari ücreti kazanmak bile günün yarısından fazlasını kaplıyor. Kalanında da uyuyoruz. Ailemize, çevremize, kendimize vakit kalmıyor. Ruhumuzdaki ağaçları bir bir söküp apartmanlar dikiyorlar; karanlıklar, korkular, yalnızlıklar... Bir rüzgara kapılmış gidiyoruz. Nefes alamıyoruz, farkında değiliz, ya da yapacak hiçbir şeyimiz yok. Mecburuz, başka çaresi yok gibi geliyor. Böyle yaşamaya devam edeceğiz. Karnımızı doyuruyoruz, kalbimiz hep aç!
İyiliği, yapan değil, iyilik yapılan ve iyiliğe şahit olanlar anlatmalı. Çünkü iyilik, kalpteki sevgiyi ve merhameti arttırır; şevk verir, başkalarını da iyiliğe teşvik eder.
Birini ziyarete gittiğinde, kapıyı açan kişi "uyuyor" diyorsa, içeri de davet etmiyorsa, geri dönersin. Kapıyı açan kişi, ziyaret edilecek kişiye "falanca geldi, uyuyordun" vs gibi bilgi vermelidir. Bu, "ziyarete gelmedi" düşüncesinden uzaklaştırır, gönlü sıcak tutar.
Annen baban evde olmadığında, akraban kapına gelip "bir şeye ihtiyacın var mı? " diye soruyorsa, bunu ailene anlatmalısın. Bilmek, insanların hoşuna gider.
Bir büyüğün sana harçlık veriyorsa, bir arkadaşın sana yemek ısmarlıyorsa, birinden iyilik görüyorsan, bunlar "taşınacak laf" hükmündedir. İçine atma. Yay. Paylaş. Haber ver. Bilgi ver. İyiliği yapan kişi sağda solda "ben bunu bunu yaptım" diye anlatmayacak, anlatmamalıdır. İyilik yapılan kişi anlatmalı, iyiliği yaymalı ve iyiliğin muhabbeti edilmelidir.
Birbirimize, başkalarını sevdirecek bilgiyi aktaralım. İyilik gördüğümüzde bunu sır olarak saklamayalım. Bir esnaf bana yardım ettiyse, bunu eve gelip anlatırım. Annem de "Allah razı olsun" der, dua eder. Komşu, hasta olduğumda bi kap yemek getirirse, bunu çevredekilere anlatırım. Herkes komşuma dua eder ve tanıyanlar da tanımayanlar da onun için sıcak duygular besler. Çöpçü arabası, tam bir çocuğa çarpacakken aniden durursa ve çocuğun yüzündeki o korkuyu silene kadar işçiler türlü tatlılıklar yaparsa, çöpçülerin gülümsetme çabalarını konuştuğum herkese anlatırım.
İyiliği hatırlarım, iyiliği anlatırım. İyiliği arttırmak isterim.
Öyle yapalım. Lütfen. Çünkü yapılmadığında, iletişimsizliğin nice bağı kopardığını, bilgisizlik anında kötü zanna meyilli olduğumuzu çok fazla gördüm. Bize yapılan ya da şahit olduğumuz en ufak iyiliğin dedikoducusu olalım.
"Unutmayalım ki, iyilik sadece yapılan iş değil, aynı zamanda anlatılan sözdür. Birinin iyiliğini anlatmak, o iyiliği yüz katına çıkarır. Öyleyse, iyiliği gördüğümüzde susmayalım, iyiliği yayalım. Çünkü iyilik, kalplerde yankılanan bir sestir ve bu sesin yayılması, dünyayı daha güzel bir yer yapar."
İnsanların birbirini severken çok sık kullandığı bir kelime var. Güzel.
Güzeli arıyor, güzeli seviyoruz. Bu da ister istemez bir baskı oluşturuyor "daha güzel görünmek, daha çok kendimizi sevdirmek" için atmadığımız takla kalmıyor. Sevdiğimizi güzel buluyoruz, elbette öyledir. Hani süslü laflar vardır "sen dünyadaki en güzel kadınsın" falan. Vaov yani. Hayır. Güzel ve yakışıklı kişiler de vardır, hayatı dış güzellikten mahrum yaşayanlar da. Bu yanlış değil. Sahte romantizm, bir süre sonra balon gibi sönüyor. Sen dünyadaki insanların en güzeli değilsin ama ben seni seviyorum. Ben seni bir bütün olarak aldım. Yalan da söyleyemem. Senden daha güzel, daha çekici, daha karizmatik bi milyon insan var ama ben seni seviyorum seni. Başkasını değil. Daha güzelini değil. Seni. Bunun için çok güzel olmana gerek yok. Kendimizle barışık olmayı, her konuyla ilgili dalga geçip gülebilmeyi, birbirimizi her koşulda kabul etmeyi seviyorum. Konuştuğumuz her şeyi, paylaştığımız her anı seviyorum.
Başına ne gelirse gelsin, bir ömür seninle ilgilenmem gerekse de, yüzüne bakilmayacak hale gelsen de, hastalıkta sağlıkta, sivilcede yarada, ben seni seviyorum. Yalnızca seni görüyorum, sana koşuyorum, seninle yaşıyorum.
"Ve biliyorum ki, sen de beni sevdiğin için, benim de kusurlarımı, eksiklerimi, zayıf yönlerimi sevmen için seviyorum. Birbirimizi tamamlıyoruz, birbirimizi daha iyi hale getiriyoruz. Bu, sevgi değil mi zaten? Kendi eksikliklerimizi, zayıflıklarımızı, güzelliklerimizi paylaşmak, birlikte yaşlanmak..."
Sırlarımı birine anlatırsam, aklıma şu söz gelir: "Sırrını verme dostuna, o da gider anlatır kendi dostuna." Böylece başkalarının da öğreneceğini ve insanların asla unutmuyor oluşunu düşünür, anlatmaktan vazgeçerim.
O yüzden kendimle alakalı pek, bu yaşıma kadar neredeyse, gerçekten hiç konuşmadım. Çünkü "Birine anlatmam lazım, yoksa çatlayacağım" diye bir hastalık var insanlarda. Çok yüksek oranda, hemen hemen herkes duyduklarını birine anlatır. Eşine anlatır, annesine anlatır, bir başka arkadaşına anlatır. Bazen iyi niyet altında "Onun için ne yapabiliriz?" diyerek, bazen öylesine, içimizde tutamadığımız için "Kimseye söyleme ama aramızda bak" diyerek... Ya da unutmaz.
Çoğu kişi, "Dün kim olduğun önemli değil, bugün kimsin?" demez. Hep hatırlar. Ne söylesen aklından geçer ya da ağzından çıkar: "Ama sen de önceden şöyle yapmıştın..."
Tövbenin farklı çeşitleri vardır. Bazen tövbe edersin, Allah affeder. Bazen Allah affeder ve hatırlatmaz da. Bazen Allah affeder, unutur ve sana da unutturur. Hesap vereceğin zaman, öyle bir günahın, geçmişinde çıkmaz. Bu müthiş bir af mertebesidir, kalpten ve ısrarlı tövbe gerektirir. Ama insanlar unutmaz. Hep hatırlar ve çoğu zaman yüzüne vurur.
Bazen de küsersek ne yapar, endişesi duyar, yine anlatmaktan kaçınırsın. Hep bir güvensizlik, şüphe... Bu çok kırıcıdır, fakat ne yazık ki Allah için yaşayıp, onun istediği şekilde davranmazsak, sonuç budur. Dostluğumuz, kardeşliğimiz ne yazık ki yaralar almıştır.
Sırlar güzeldir. Her zaman öyle, ama bu çağda her şeyin kayıt altında olduğu, kameraların her an açıkta kaldığı ve unutulmadığı günlerde, sınırlar da güzeldir. Herkesin haddini bilmesi, ağzını tutabilmesi, konuşacağı zaman da doğru konuşması gerekir. Yargılamak bizim işimiz değil. Hatırlatmak vardır ama güzeli, doğruyu, iyiyi,tövbeyi, namazı hatırlatmak vardır.
Allah bizleri affetsin ve hayırlı kardeşler, sağlam yoldaşlar nasip etsin. Bulunur mu? Bulunur. Az mı? Az. Biz birilerine duruşumuzla sağlam dostlar olalım da, birileri de elbet bize yoldaşlık, kardeşlik eder...
Bugün günlerden cuma, Müslümanların bayramı saydığı gün ve bugünün müminlere Diyanet'in çok güzel bir öğretisi vardı; giden mümin kardeşlerimin aklına yer etmiştir. Günün konusunun özetini bir başlık koyacak olursak "Kimlik, Müslüman Kimliği" diye başlık atabiliriz.
Yılbaşı gelirken, biz Müslümanlar ile Hristiyan inancındaki insanlar arasında dağlar kadar yaşam tarzı farkımız olması lazımken, ne yazık ki bazı Müslüman aileler, Hristiyan aile bireyleri gibi yılbaşına özel hazırlıklar yapıyor. Daha önceki yazımda "Ahireti Unutturuyorlar, Unutma" diye başlıklı yazımda değinmiştim. Bu farklılıklara dikkat edip Müslümanlar olarak farkımızı koymamız gerektiğini anlatmaya çaba göstermiştim siz değerli okuyucularıma.
Diyanetimiz bugün aynı şekilde bu konunun üzerinde durarak Müslüman kimliğini insanlarımıza hatırlatıp yanlışa düşmemesi için güzel bir ders niteliğinde hutbe hazırlamış. Allah razı olsun.
Lakin bugün bu güzel cuma günümüzün sonunda camiden üzüntülü ve huzursuz çıktım. Camimizin iki hocası, kıymetsiz denilecek bir konu üzerinden tartışma başlatıp birbirlerine âhlar, beddualar savurdular. Aralarına girdim, ayırdım; lakin ne yazık ki imamlar birbirlerine kalplerini buza çevirdiler.
Yakın çevremizde, insani ilişkileri geliştirmeden nasihate başvurmak, birbirimizi değiştirmeye çalışmaktan öte adeta zorlamak faydasız; çokça tecrübe etmedik mi? Bağları kuvvetlendirmeden, birbirimizi başka konularda onarmak güç. Kendimizi düzeltelim, önce biz değişelim.
İmam böyle yaparsa cemaat ne yapmaz, örneğine birebir nail oldum bugün. Bazen eşler de öyle. Birbirini değiştirmeye zorladığına şahit oluyorum çoğu zaman. Karşımızdaki kişiyi değiştirmeye çalışırken kullandığımız üslup, tavır çoğu zaman yanlış; aramızdaki bağın onarılması gerektiği aklımıza gelmiyor.
Onu bırak, sen ne kadar nefsini feda edebiliyorsun? Belki iyi bir amaç için, sevdiklerimizin daha iyi bir insan, Müslüman olması için uğraşıyoruz, ama yolumuz başka, hedefimiz başka.
Kimse "Ben çok şey bekliyorum. Acaba ben ne verdim kendimden, ne değiştirdim, hangi sevilmeyen huyumu düzelttim?" diye kendini hesaba çekmiyor. Değişmek istemeyeni, değiştirmek için kaba kaba uğraşıyor. Yargılıyor. Yola sokmak yerine, yoldan çıkarıyorlar...
Yumuşak huyluluk, güzeldir. Kimsenin hesabını biz tutmuyoruz. Öğüt vermenin de bir sınırı, yeri var. Her an öğüt dilinde gezemiyorsun. Kişi, öğüt almaya da açık olmalıdır.
Bizim ilk ve en önemli sorumluluğumuz, iyi örnek olmaktır. Bu da, iyi yaşamakla mümkündür. Dinimizin, dilimizin, ilmimizin, tavrımızın, ahlakımızın iyi olması gerekir. Üslubun iyi olması gerekir. Çok işimiz var demektir yani. Biz değişirsek, değişir her şey.
İslam hayatın her alanına, her köşesine ışık tutuyor. Aydınlatmadığı tek yol yok. Tek çatı yok. Kök saldığı kalbi yaşatıyor. İnşaallah hepimiz, yalnızca namazdan, tesettürden değil, dinin tüm güzelliğinden nasibimizi alırız ve bunu yansıtırız. Örnek olur, örnek alırız.
Son Köşe Yazıları
YOLCULUK VE YOLDAŞTekamül yolunda birey tek başına başkalarıyla birlikte yolculuk yapar. Bir yol rehberi olmazsa yol bul...
(10 Ağustos 2026 18:58:09)
Cevap arıyorsan aşk sorusuna Gönlünün gözüne sorsana beni Yormak istiyorsan deli gönlümü Sevda yolla...
(09 Ağustos 2026 10:08:49)
Sevgiyi görecekmişsinGörsen nolur istememKalbime girecekmişsinHayır girme istemem Hatanı bilecekmişsinHer şeyi sile...
(08 Ağustos 2026 14:30:24)
Ruhumu açıkta bıraktı tenim Birazcık huzura ihtiyacım varBu kadar üstüme gelmeyin benim Birazcık hu...
(06 Ağustos 2026 17:12:43)
İnsanlar artık bir telefonu açarken, internetten alışveriş yaparken, ev kiralarken, araç alırken hatta bankadan gelen bi...
(06 Ağustos 2026 14:07:18)