Aşure Günü
Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:
1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur. (2)
Hz. Âişe'nin belirttiğine göre, Kabe'nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.
Yüzbaşı İsmail Hakkı
Nusret Mayın Gemisinin Komutanı Akçaabat lı Yüzbaşı İsmail Hakkı
"Çanakkale Muharebesi'nin seyrini değiştiren Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey'in 1876 yılında Akçaabat'ın Yukarı Ahanda köyünde Kayıkçı İbrahim Efendi'nin oğlu olarak dünyaya geldiğini, 1895 yılında henüz çocuk yaşta Bahriye Mektebi'nde okumak amacıyla babası İbrahim Efendi ile birlikte İstanbul'a geldiğini, 1897 yılında Mülâzım-ı Evvel rütbesi ile Bahriye Mektebi'nden mezun olan başarılı denizcinin, Bahriye Mektebi'nden sonra Osmanlı donanmasına ait 13 farklı gemide görev yapmasına rağmen bunlardan yalnızca biri ile dünya deniz savaşları tarihine adını yazdırdığını, 7 Mart'ı 8 Mart'a bağlayan gece Çanakkale Boğazı'na bıraktığı 26 mayınla yalnızca savaşın değil bir milletin kaderini değiştirdiğini , Düşman Birleşik Donanması'na ait İngiliz Ocean Irresistible Inflexible zırhlılarını, Fransız Bouvet zırhlısını ayrıca Joule ve Saphir denizaltılarını batırdığını, Suffren ve Gaulois zırhlılarını da ağır yaralayarak savaş dışı bırakan Nusret Mayın Gemisi'nin mürettebatının 61 kişi olduğunu, kahraman Yüzbaşı'nın tarihe Tophaneli İsmail Hakkı Bey olarak geçtiğini biliyor muydunuz?"
Kaynak : Cihat Gündoğdu
Müşir Mehmet Rıza Osmanlı İmparatorluğunun en uzun süre kesintisiz görev yapan Seraskeri;
MÜŞİR MEHMED RIZA PAŞA
II. Abdülhamid döneminde tam 17 yıl boyunca (1891-1908) ordunun en tepesindeki isim olarak görev yaptı.
Osmanlı askeri tarihine damga vuran, modern ordunun kurulmasında büyük rol oynayan bu efsanevi askeridir..
Doğum Yeri ve Tarihi: 1844, İstanbul (Koca Mustafa paşa)'nın Babası, Lefke'li Emiroğlu ailesinden Divan Efendisi Mustafa Şükrü Efendi'dir.
1920, İstanbul da Vefat etmiştir. Kabri: Kocamustafapaşa’daki Sümbül Efendi Camii Haziresi (Yaşarken bu türbenin restorasyonunu bizzat kendisi yaptırmıştır).
Podgoritsa’da görev yaparken evlenen eşinin adı Adeviye hanımdır. Adeviye Hanım'dan, Kadıköy Süreyya Operası’nın banisi ünlü iş insanı Süreyya İlmen (Süreyya Paşa) başta olmak üzere üç oğlu olmuştur.
Hayatından Çarpıcı Kesitler
93 Harbi Kahramanı: 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Süleyman Hüsnü Paşa'nın maiyetinde cephede bizzat savaşarak rütbelerini kahramanlığıyla kazandı.
Görevi süresince Orduda Alman Ekolünü benimsemiştir. Osmanlı ordusunun modernizasyonuna öncülük etti. Alman askeri heyetleriyle (başta Goltz Paşa) birlikte çalışarak piyade tüfeklerinin yenilenmesini ve askeri okulların batı standartlarına getirilmesini sağladı.
Zirvede iken, 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte İttihatçılar tarafından eski rejimin en güçlü figürlerinden biri olarak görülerek Midilli adasına sürgün edildi.
Hayatının son yıllarını Fransa ve İstanbul'da sakin bir şekilde geçirdi.
Oğlu Süreyya Paşa anılarında, babasının devlet işlerindeki ciddiyetini ve askeri disiplinini her zaman büyük bir hayranlıkla anlatmıştır.
Dönemin muhalifleri tarafından ise padişaha olan mutlak sadakati nedeniyle eleştirilmiştir. Bununla birlikte ailesinin bıraktığı miras, askeri sahanın çok ötesine geçmiştir.
Oğlu Süreyya Paşa'nın İstanbul'a kazandırdığı; Süreyya Operası, Süreyya Plajı ve Maltepe'deki geniş vakıf arazileri (bugünkü Süreyya Paşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi), Mehmed Rıza Paşa'nın soyunun, Türkiye'nin modernleşme, kültür-sanat ve sağlık tarihine olan dolaylı ama devasa katkısını gözler önüne sermektedir.
Osmanlı askeri tarihinin bu en istikrarlı dönemine imza atan komutanı; hem bizzat gerçekleştirdiği askeri reformları hem de ülkeye değer katan köklü ailesiyle imparatorluğun son döneminde silinmez izler bırakmıştır. Osmanlı askeri tarihinin bu en kudretli ve istikrarlı paşalarından olan müşir Mehmed Rıza Paşa'yı Rahmetle anıyoruz..
Gullebi Turan ,Erzurum da özellikle 1970-80-90 lı yıllarda Erzurum kamuoyunun adından sıksa bahsedilen bir değerdi, bu gün yeni jenerasyonun ismini bile duymadığı Gullebi Turan Bu dünyadan geldi ve geçti.
Nam-ı Değer Gullebi Turan! O şimdi kimsesizler mezarlığında yatıyor!
Çok seviliyordu ama öldüğünde sahip çıkanı olmadı?
Bir dönemin fenomeniydi. Sahip çıkan olmadı ve kimsesizler mezarlığına defnedildi! Nam-ı Değer Gullebi Turan!
Gullebi Turan (Ustaoğlu)1945 yılında Erzurum´da doğdu. Konuşma şekli ile zamanının fenomeniydi Günebakış gazetesi, Gullebi Turan´ın yaşamını haberleştirdi. Gullebi, Erzurum´un faytonlu döneminde uzun yıllar faytonculuk yaptı. Anlatımları ve hazır cevaplığı onu kısa sürede sanat dünyasına taşıdı. Arif Sağ´a Baba, Belkıs Akkale´ye Ana, İbrahim Tatlıses´e de Oğlum, diye hitap etti. Arif Sağ´a kızdığı dönemlerde Ömer Şan, Bilge Şan çiftinin evinde kaldı. Son yıllarında Erzurum´a sadece ramazanda oruç tutmak için gelen Gullebi Turan, 1992 yılında rahatsızlandı ve bir yıl sonra 1992 yılında Siroz tedavisi gördüğü Araştırma Hastanesinde öldü. Vefat ettiğinde sahip çıkanı olmadı ve Asri mezarlıkta kimsesizler mezarlığına defnedildi.
Yaşarken çok seviliyordu ancak öldüğünde sevgilerin yalan olduğu gerçeği ortaya çıktı. Gullebi Turan arkasında fıkra gibi olaylar bıraktı. Teyo Pehlivan´ın bir başka versiyonu olan Gullebi, Erzurum da mizahın gücünü kavrayanlara da büyük bir malzeme oldu.
İşte Gullebi Turan ile ilgili anlatımlardan üçü;
Perihan abla nasılsan?
Gullebi Turan İzmir Fuarı´nda gezerken gözü, gazino afişlerine ilişir.
Birinin önünde İbrahim Tatlıses´in afişini görünce, gazinonun kapısına dayanır.
İçeri girmek ister, ama kılık-kıyafetine bakan görevliler geçit vermez.
Oğlum ben İbrahim´in arkadaşıyım. Gidin Gullebi Turan geldi diyin diye? görevlileri ikna eder.
Görevliler geri döner, azarladıkları Gullebi´yi bu defa saygıda kusur etmeyerek içeri alırlar.
Kuliste Derya Tuna ile birlikte olan İbrahim Tatlıses, Gullebi Turan´ı öyle karşılar ki, görevliler deDerya Tuna da şaşırır.
Hoş beşten sonra Tatlıses, Gullebi´yi Derya Tunaile tanıştırmak istediği bir sırada Gullebi potu kırar:
Perihan abla sen nasılsan?
Tuna şok içindedir ki araya Tatlıses girer:
Gullebi o Derya ablan? diye durumu düzeltemeye çalışırken, Gullebi kulistekileri kahkaha boğar:
Eee ne bilim oğlum sende her gün bir gari değişirsen?
Bu senin anan değil?
Gullebi Turan´ın mahalleden arkadaşının annesi rahatsız hastanede yatmaktadır. Geçmiş olsuna giderler
Arkadaşı annesine Gullebi Turan´ı tanıştırır. Yaşlı kadın bir türlü tanımayınca devreye Gullebi girer.
Başlar anlatmaya:
Eze ben Turan da.. Bene somun ekmeğin arasına yağ sürüp verirdin da..?
Kadın yine tanıyamaz, devam eder Gullebi:
Ben sizin bacazi kürürken düşmüştüm
Kadın Turan´ın yüzüne bakar.
Yoh oğul vallah tanıyamadım seni? der
Turan hışımla yerinde fırlar, arkadaşına sellenir.
Gah ula gidah, bu gari senin anan değil
Otuzbin Almanı Müslüman ettim?
Gullebi Turan, kahvehanede oturmuş Almanya hatıralarını anlatıyor:
Turan´ın namı, Erzurum, Türkiye tamam. Ama Almanya´da bizi tanıyan nanay! Embele bir boy pos, bakış, süzüş gösterim diye şıtrasse voltaladık, ama kim kime dum duma. Bahtılar huzursuz oldum, dediler ki, Alman rajonunda gençlik delikanlılık, goco işleri müzikhollerde olurmuş. Eyi dedim akşam oraya da gideriz. Akşam oldu o dedikleri yere bir gettik ki, ne görim, ben diyim yirmi, siz deyin otuzbin kişi. Karı, kız, delikanlı, yavşak ne varsa orda. Birez, fark ederler diye bekledim. Ama gözümüzün içine bakan biri yok. Kafamın tasi attı, mendili çıkarıp yere serdim, sağ dizimi koyup bir nağara bastım, ama ne nağara! Oradaki o ottuz bin kişi, hep bir ağızdan Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah´ diye titremeye başladi.
Erzurum Vehip Atalay Kitapsarayındaki bir anısı ise şöyledir Gullebi´nin.
Gullebi Turan Kitapsarayına gelir..
Köksal´a derki gardaş,,
Çorbamı içtim, yemeğimi yedim,cigaramı aldım..
bene sende bişey yap..
Köksal,,Turanın harçlık istediğini anlar..
Der ki ,işler durgun siftah etmemişem.
Gullebi..,, oğlum senden para istemirem bir tane kitap ver bahim...
Köksal şaşırır, tamam alsana Ömer Seyfettin´den hikayeler..
Turan kitabı alır çıkar dışarı..
hemen geriye döner,ola oğlum bu kitabın parasını geri ver.
Çaresiz kalan şaşıran Köksal ahan gardaş sana kitabın parası onlira..
Helal olsun sana..der.
Erzurum fıkraları genelde Gullebi fıkraları olarak geçer.
Kimlikte ki ismi Turan Ustaoğlu´dur..
Erzurum´u ve Türkiye´yi güldüren düşündüren Gullebi Turan, her daim anılmakta ve yad edilmektedir? Kimsesizler mezarlığındaki mezarı , nadirde olsa vefalı insanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Yüce Mevla gani gani rahmet eylesin.
Kaynak Alıntı Erzurum Günebakış
Gullebi Turan ,Erzurum da özellikle 1970-80-90 lı yıllarda Erzurum kamuoyunun adından sıksa bahsedilen bir değerdi, bu gün yeni jenerasyonun ismini bile duymadığı Gullebi Turan Bu dünyadan geldi ve geçti.
Nam-ı Değer Gullebi Turan! O şimdi kimsesizler mezarlığında yatıyor!
Çok seviliyordu ama öldüğünde sahip çıkanı olmadı?
Bir dönemin fenomeniydi. Sahip çıkan olmadı ve kimsesizler mezarlığına defnedildi! Nam-ı Değer Gullebi Turan!
Gullebi Turan (Ustaoğlu)1945 yılında Erzurum´da doğdu. Konuşma şekli ile zamanının fenomeniydi. Gazeteniz Günebakış, Gullebi Turan´ın yaşamını haberleştirdi. Gullebi, Erzurum´un faytonlu döneminde uzun yıllar faytonculuk yaptı. Anlatımları ve hazır cevaplığı onu kısa sürede sanat dünyasına taşıdı. Arif Sağ´a Baba?, Belkıs Akkale´ye Ana?, İbrahim Tatlıses´e de Oğlum? diye hitap etti. Arif Sağ´a kızdığı dönemlerde Ömer Şan, Bilge Şan çiftinin evinde kaldı. Son yıllarında Erzurum´a sadece ramazanda oruç tutmak için gelen Gullebi Turan, 1992 yılında rahatsızlandı ve bir yıl sonra 1992 yılında Siroz tedavisi gördüğü Araştırma Hastanesinde öldü. Vefat ettiğinde sahip çıkanı olmadı ve Asri mezarlıkta kimsesizler mezarlığına defnedildi.
Yaşarken çok seviliyordu ancak öldüğünde sevgilerin yalan olduğu gerçeği ortaya çıktı. Gullebi Turan arkasında fıkra gibi olaylar bıraktı. Teyo Pehlivan´ın bir başka versiyonu olan Gullebi, Erzurum´da mizahın gücünü kavrayanlara da büyük bir malzeme oldu.
İşte Gullebi Turan ile ilgili anlatımlardan üçü;
Perihan abla nasılsan?
Gullebi Turan İzmir Fuarı´nda gezerken gözü, gazino afişlerine ilişir.
Birinin önünde İbrahim Tatlıses´in afişini görünce, gazinonun kapısına dayanır.
İçeri girmek ister, ama kılık-kıyafetine bakan görevliler geçit vermez.
Oğlum ben İbrahim´in arkadaşıyım. Gidin Gullebi Turan geldi diyin diye? görevlileri ikna eder.
Görevliler geri döner, azarladıkları Gullebi´yi bu defa saygıda kusur etmeyerek içeri alırlar.
Kuliste Derya Tuna ile birlikte olan İbrahim Tatlıses, Gullebi Turan´ı öyle karşılar ki, görevliler deDerya Tuna da şaşırır.
Hoş beşten sonra Tatlıses, Gullebi´yi Derya Tunaile tanıştırmak istediği bir sırada Gullebi potu kırar:
Perihan abla sen nasılsan??
Tuna şok içindedir ki araya Tatlıses girer:
Gullebi o Derya ablan? diye durumu düzeltemeye çalışırken, Gullebi kulistekileri kahkaha boğar:
Eee ne bilim oğlum sende her gün bir gari değişirsen?
Bu senin anan değil?
Gullebi Turan´ın mahalleden arkadaşının annesi rahatsız hastanede yatmaktadır. Geçmiş olsuna giderler
Arkadaşı annesine Gullebi Turan´ı tanıştırır. Yaşlı kadın bir türlü tanımayınca devreye Gullebi girer.
Başlar anlatmaya:
Eze ben Turan da.. Bene somun ekmeğin arasına yağ sürüp verirdin da..?
Kadın yine tanıyamaz, devam eder Gullebi:
Ben sizin bacazi kürürken düşmüştüm??
Kadın Turan´ın yüzüne bakar.
Yoh oğul vallah tanıyamadım seni? der
Turan hışımla yerinde fırlar, arkadaşına sellenir.
Gah ula gidah, bu gari senin anan değil?
Otuzbin Almanı Müslüman ettim?
Gullebi Turan, kahvehanede oturmuş Almanya hatıralarını anlatıyor:
Turan´ın namı, Erzurum, Türkiye tamam. Ama Almanya´da bizi tanıyan nanay! Embele bir boy pos, bakış, süzüş gösterim diye şıtrasse voltaladık, ama kim kime dum duma. Bahtılar huzursuz oldum, dediler ki, Alman rajonunda gençlik delikanlılık, goco işleri müzikhollerde olurmuş. Eyi dedim akşam oraya da gideriz. Akşam oldu o dedikleri yere bir gettik ki, ne görim, ben diyim yirmi, siz deyin otuzbin kişi. Karı, kız, delikanlı, yavşak ne varsa orda. Birez, fark ederler diye bekledim. Ama gözümüzün içine bakan biri yok. Kafamın tasi attı, mendili çıkarıp yere serdim, sağ dizimi koyup bir nağara bastım, ama ne nağara! Oradaki o ottuz bin kişi, hep bir ağızdan ?Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah´ diye titremeye başladi.?
Erzurum Vehip Atalay Kitapsarayındaki bir anısı ise şöyledir Gullebi´nin.
Gullebi Turan Kitapsarayına gelir..
Köksal´a derki gardaş,,
Çorbamı içtim, yemeğimi yedim,cigaramı aldım..
bene sende bişey yap..
Köksal,,Turanın harçlık istediğini anlar..
Der ki ,işler durgun siftah etmemişem.
Gullebi..,, oğlum senden para istemirem bir tane kitap ver bahim...
Köksal şaşırır, tamam alsana Ömer Seyfettin´den hikayeler..
Turan kitabı alır çıkar dışarı..
hemen geriye döner,ola oğlum bu kitabın parasını geri ver.
Çaresiz kalan şaşıran Köksal ahan gardaş sana kitabın parası onlira..
Helal olsun sana..der.
Erzurum fıkraları genelde Gullebi fıkraları olarak geçer.
Kimlikte ki ismi Turan Ustaoğlu´dur..
Erzurum´u ve Türkiye´yi güldüren düşündüren Gullebi Turan, her daim anılmakta ve yad edilmektedir? Kimsesizler mezarlığındaki mezarı , nadirde olsa vefalı insanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Yüce Mevla gani gani rahmet eylesin.
Kaynak Erzurum Günebakış
MİMAR SİNAN
Mimar Sinan 1490 yılında Kayseri'de doğan ve devşirme olarak Yeniçeri Ocağı'na katılan Sinan Osmanlı İmparatorluğu'nun baş mimarı, mühendis ve matematikçisi olan Mimar Sinan ömrünün son bulduğu tarih olan 1588 yılına kadar, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde ilk önce devşirme olarak Yeniçeri Ocağı'na katılan Sinan, ordu yapılarındaki üstün başarılarıyla baş mimarlığa yükselmiş, arkasında yüzlerce cami, medrese ve köprü bırakarak dünya mimarlık tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır.
Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) eserleri, özellikle sayıları ve çeşitlilikleri bakımından etkileyicidir.
Tarihi listelere (özellikle "Tezkiretü'l - Ebniye" ve modern araştırmalara) göre, başlıca rakamlar şunlardır:
Toplam
- Toplamda inşa edilmiş veya denetlenmiş 476 yapı
Günümüze kadar ulaşmış 196 yapı
Başlıca yapı türlerinin dağılımı
94 büyük cami
52 küçük cami (mescit)
57 okul/üniversite (medrese)
48 hamam
35 saray
22 türbe (türbe)
20 kervansaray (han)
17 imaret (kampüs)
8 köprü
8 depo/ambar
7 Kur'an mektebi
6 su kemerleri
3 hastane
Bilmeniz Gerekenler
Bazı kaynaklar 300-700 eserden bile bahsediyor, ancak bunlar şunları da içeriyor:
Projeler , onarımlar, ekip koordinasyonlu çalışmalar
En ünlü eserleri (niteliksel olarak)
Süleymaniye Camii (İstanbul)
Şehzade Camii (İstanbul)
Selimiye Camii (Edirne – başyapıtı olarak kabul edilir)
Mehmed Paşa Sokolović Köprüsü (Vişegrad)
Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) eserleri, özellikle sayı ve çeşitlilik açısından etkileyicidir.
Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) eserleri, özellikle sayıları ve çeşitlilikleri bakımından etkileyicidir
Asr Suresi’nin ilk iki ayeti çok kısa görünür ama insan hayatını sarsacak kadar derindir:
Bismillahirrahmanirrahim,
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten hüsrandadır.”
Burada Allah önce “asra” yemin ediyor.
“Asr” kelimesi sadece vakit demek değildir... içinde hem zaman, hem çağ, hem de insan ömrünün akıp giden tarafı vardır.
Yani ayet sanki bize şunu söyler:
“Bakıp da fark etmediğin en büyük sermayen zamandır.”
İnsan çoğu zaman malını kaybetmekten korkar, fırsatı kaçırmaktan korkar, bir şeyleri eksik yaşamaktan korkar... ama en büyük kaybın çoğu zaman farkına varmaz.
Ömür gidiyordur sessizce, geri gelmeden, telafisiz şekilde.
Allah’ın zamana yemin etmesi çok manidardır... çünkü zaman, insanın içinde yaşadığı ama çoğu zaman kıymetini bilmediği ilahi bir aynadır... ve Allah, kıymetli şeylerin önemini insanlara anlatmak için yemin eder.
İnsan o aynaya baktığında ne olduğunu görür: Ne ektiğini, neye dönüştüğünü, neyi boş yere tükettiğini ve neyi ebediyete taşıdığını.
Sonra ikinci ayet gelir:
“İnsan gerçekten hüsrandadır.”
Buradaki ifade çok güçlüdür.
Sadece “zarar eder” demiyor... “Kesinlikle, derin bir kayıp içindedir” diyor.
“Hüsran”, sıradan bir kayıp değildir. Ticarette biraz zarar etmek gibi değildir.
Daha çok şu gibidir:
Elinde çok kıymetli bir hazine varken, onun değerini bilmeden onu yitirmek, hazinenin buhar olup yok olması.
İnsan neden hüsrandadır?
Çünkü: Ömrü tükenmektedir, gücü azalmaktadır, fırsatları kapanmaktadır, dünya geçmektedir, ahiret ve hesap yaklaşmaktadır... ve çoğu insan, ne için yaşadığını tam kavrayamadan yaşamaktadır.
Yani ayet, insanın iç kaybını haber verir.
İnsan bazen çok şey kazanmış görünür ama aslında kaybetmektedir.
Parası artar ama huzuru azalır. İtibarı büyür ama kalbi kurur. Çevresi genişler ama iç dünyası boşalır.
Yıllar su gibi akıp gider, sonunda günahıyla-sevabıyla başbaşa kalır.
İşte Asr Suresi’nin bu başlangıcı insanı silkeleyen bir uyarıdır:
“Ey insan, dikkat et. Sen zamanı tükettiğini sanıyorsun ama aslında zaman da seni tüketiyor.”
Bu iki ayet bize şunu öğretir:
İnsan bu dünyada nötr kalamaz.
Ya kazanıyordur ya kaybediyordur.
Ya ömrünü hakikate çeviriyordur ya da ömrü elinden akıp gidiyordur.
Ya akıntıya kapılmıştır ya da akıştadır.
Bu yüzden Asr Suresi’nin ilk iki ayeti bir hüzün değil, bir uyanış çağrısıdır.
Çünkü kayıpta olduğunu fark eden insan, kurtuluş yolunu aramaya başlar.
Fark etmeyen ise kaybı sadece dünya hayatı zanneder.
OSMANLI'DA HABERLEŞME AMACIYLA KULLANILAN, GÜNDE 150 KM KOŞABİLEN ULAK/PEYK SINIFI:
Peyk kelimesini günümüzde "uydu" anlamında kullanılıyor ama asıl anlamı, bir başkasına bağımlı olan, onun peşinden gelen kimsedir...
Peyklerin kullanımı, Osmanlı’dan çok daha önce, büyük Selçuklu Devleti’nde Nizamülmülk döneminde başlatılmıştı. Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk, Siyâsetnâme’sinde belli başlı yollara peykler koyup onlara aylık tahsisat tayin etmek gerektiğini, böyle yapıldığı takdirde uzak mesafedeki bir yerden bile haberin merkeze hızlı bir şekilde ulaşacağını söylemişti.
Edirne’de üç şerefeli Camii’nin külliyesinde Peykler Medresesi diye bir bina vardır. Osmanlı’da orduya alınan genç delikanlılar içinden atik, çevik ve hızlı koşabilenler, işte bu peykler medresesine kaydedilir, ulaklık-haberleşme işlerinde kullanılırlardı. Bu medrese Fatih sultan Mehmet Han tarafından kurulmuş, Osmanlı Devleti’nin ulak-haberleşme-resmi posta ihtiyacını karşılayacak bir kurumdu. İstanbul’un fethinden sonra, bugünkü Sultanahmet’te de bir peykhane kurulmuştu.
Osmanlı’da peykler öylesine hızlı koşuculardı ki, atlı tatarlardan bile daha çabuk haber getirip götürürlerdi. bu peykler, peykhanelerde çok özel eğitimlere tabi tutulurlardı. Mesela, çıplak ayakla kızgın kumlarda koşma antrenmanı yaptırılır, son derece zorlu eğitimini tamamlayıp peyk olmaya hak kazanan liyakatli bir peyk, günde 150 kilometre koşabilirdi. Eğitim sonunda ayak tabanları neredeyse bir at nalı gibi sertleşerek nasırlanır ve hissiz bir tabaka oluşurdu. Yalın ayak koşular, bu zorlu sürecin önemli bir parçasıydı. Bu müthiş koşucu peykler, yolda başlarına gelebilecek herhangi bir insan-haydut yahut vahşi hayvan saldırısından korunmak için teber adı verilen baltalardan taşırlardı.
Yine koşucu peyklerin kuşaklarında çıngıraklar vardı, bu çıngıraklar peyk koşarken ses çıkarır, kalabalık bir ortamda koşuyorsa, ahalinin ona yol vermesini sağlardı. Ayrıca yine bu çıngıraklar, peykin koşu temposu için önemliydi, çıngırakların çıkardığı ses, peykin koşu temposunu ayarlamasına yardımcı olurdu. Peykler ağızlarında delikli metal bir küre bulundurur, bu küre sayesinde solunumlarını düzenler, dalaklarının şişmesini önlerlerdi. Ayrıca yanlarında bir kesede akide şekeri veya badem şekeri taşırlar, bunları yiyerek enerjilerini korurlardı...
19. yüzyıla kadar peyk teşkilatı devam etmiş. Osmanlı’da resmi görevde kullanılan peykler 3 Mayıs 1829'da yayınlanan bir kanun hükmünde kararname ile kaldırılmıştır. Demiryollarının posta işlerinde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte özel sektördeki peykçilik de son bulmuştur...
1821 MORA KATLİAMI
1821 Mora Katliamı, Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın ilk aylarında, Mora Yarımadası'nda (Peloponez) yaşayan Türk, Müslüman ve Yahudi nüfusa karşı gerçekleştirilen, tarih yazımında geniş yankı uyandırmış trajik bir şiddet silsilesidir. 1821 yılının ilkbaharında, Filiki Eterya örgütünün kışkırtmaları ve bağımsızlık idealiyle ayaklanan Yunan çeteleri, yarımadadaki Osmanlı egemenliğini sonlandırmak amacıyla sivil halkı hedef alan sistematik bir kıyıma girişmişlerdir. Bu olaylar, sadece siyasi bir isyan olmanın ötesine geçerek, bölgedeki demografik yapıyı kalıcı olarak değiştiren bir etnik temizlik hareketine dönüşmüştür.
Ayaklanma öncesinde Mora Yarımadası, yüzyıllardır Rumlar, Türkler, Arnavutlar ve Yahudilerin bir arada yaşadığı çok kültürlü bir demografik yapıya sahipti. Nüfusun büyük çoğunluğunu Ortodoks Rumlar oluştururken, yaklaşık 40.000 ila 50.000 civarında Türk ve binlerce Yahudi de bölgedeki şehir ve kasabalara dağılmış durumdaydı. 1821 Mart'ında isyanın patlak vermesiyle birlikte, savunmasız kalan sivil yerleşim yerleri aniden hedef haline gelmiş; Kalamata, Kalavrita ve Patras gibi merkezlerde başlayan ilk saldırılar, kısa sürede tüm yarımadaya yayılan bir şiddet dalgasına dönüşmüştür.
İsyanın ilerleyen haftalarında, Türk nüfus can güvenliği endişesiyle kıyı şeridindeki ve iç kesimlerdeki müstahkem kalelere sığınmaya çalışmıştır. Ancak Monemvasia (Menekşe) ve Navarin gibi kaleler, uzun süren kuşatmaların ardından açlık ve susuzluk nedeniyle teslim olmak zorunda kalmış; yapılan teslim antlaşmalarına ve can güvenliği garantilerine rağmen, dışarı çıkan sivillerin büyük bir kısmı katledilmiştir. Dönemin Batılı gözlemcileri ve tarihçileri, bu yerleşimlerde kadın, çocuk veya yaşlı ayrımı gözetilmeksizin gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin, ayaklanmacıların anlık bir öfkesinden ziyade bilinçli bir yok etme stratejisinin parçası olduğunu vurgulamaktadır.
Bu sürecin en kanlı ve en bilinen dönüm noktası ise, Mora'daki Osmanlı idaresinin merkezi olan Tripoliçe (Tripolitsa) şehrinin düşüşüdür. Eylül 1821'de, Theodoros Kolokotronis komutasındaki Yunan kuvvetleri tarafından aylarca kuşatılan şehir, açlık ve hastalıkla boğuşan on binlerce sivilin sığınağı haline gelmişti. 23 Eylül 1821'de şehrin savunmasının çökmesiyle içeri giren isyancılar, üç gün boyunca süren ve İskoç tarihçi George Finlay'in de eserlerinde dehşetle aktardığı üzere, yaklaşık 10.000 ila 30.000 arasındaki Türk ve Yahudi'yi acımasızca katletmiş, sivil halkın mal varlıkları tamamen yağmalanmıştır.
Katliamların boyutları ve can kaybı rakamları, günümüz tarihçileri arasında çeşitli bilimsel tartışmalara konu olsa da, ortaya çıkan demografik yıkımın büyüklüğü konusunda tam bir mutabakat vardır. Justin McCarthy ve William St. Clair gibi önde gelen tarih ve demografi uzmanları, isyanın başından itibaren Mora'da yaşayan 40.000'den fazla Türk’ün ya öldürüldüğünü ya da bölgeden sürülerek mülteci konumuna düşürüldüğünü belirtmektedir. Bu süreç, Mora Yarımadası'ndaki Türk varlığının fiilen ve tamamen silinmesiyle sonuçlanmış, bölge homojen bir Rum nüfus yapısına bürünmüştür.
Bu trajik olayların arkasındaki temel motivasyonlar; dönemin yükselen milliyetçi ideolojisi, dini fanatizm ve siyasi intikam duygularının bir birleşimidir. Yunan bağımsızlık hareketi liderleri, bağımsız bir Yunanistan'ın kurulabilmesi ve olası bir Osmanlı geri dönüşünün engellenebilmesi için bölgedeki Türk nüfusun tamamen tasfiye edilmesini stratejik bir gereklilik olarak görmüşlerdir. Ek olarak, Ortodoks kilisesinin isyana verdiği ruhani destekle birlikte olayların halk tabanında bir "din savaşı" olarak algılanması, sivillere yönelik şiddetin isyancılar nezdinde meşrulaştırılmasında kritik bir rol oynamıştır.
Sonuç olarak, 1821 Mora Katliamı, Yunanistan'ın bağımsızlık sürecinin Batı kamuoyunda uzun süre gölgede kalmış, ancak tarihsel gerçeklik açısından büyük önem taşıyan en karanlık safhalarından biridir. 19. yüzyıl Avrupa'sında romantik bir "özgürlük mücadelesi" olarak yüceltilen bu isyan, tarafsız akademik araştırmaların ve birincil kaynakların incelenmesiyle, kitlesel bir kıyım gerçeğini de gün yüzüne çıkarmıştır.
Kaynaklar:
McCarthy, J. (1995). Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 1821-1922. Darwin Press. (Mora'daki demografik değişim ve sivil kayıpların istatistiksel analizi).
St. Clair, W. (1972). That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence. Oxford University Press. (Avrupalı gözlemcilerin tanıklıkları ve katliamların Batı'daki yansımaları).
Finlay, G. (1861). History of the Greek Revolution (Cilt 1). William Blackwood and Sons. (Tripoliçe kuşatması ve isyanın askeri/sivil boyutlarına dair birincil elden tarihsel aktarımlar).
Jelavich, B. (1983). History of the Balkans: Eighteenth and Nineteenth Centuries. Cambridge University Press. (Balkanlardaki milliyetçilik hareketlerinin sivil çatışmalara etkisi).
Phillips, W. A. (1897). The War of Greek Independence, 1821 to 1833. Smith, Elder, & Company. (Mora'daki kalelerin düşüşü ve ardından yaşanan sivil kıyımların detayları).
Gelsinler...! Gelmesinler....!
Vatandaşın feryadı veya isteği, Yoksa kaybediyoruz
Ben değil
Biz diyenler gelsin..
Bizden değil olgusunu bilmeyenler gelsin.
Liyakat adalet gelsin..
Tanıdık oğul. Kız evlat yeğen akraba hemşeri vb gelmesin
Hizmet ve hürmet etmek için
Vatandaşın ve bütün seçmeninin hizmetinde olduğunu bilenler gösterebilecekler gelsin..
Boru paçalı dar ceketli askerliğini yapmamışlar
aç kalmamışlar açık kalmamışlar
yokluğu açlığı bilmeyenler gelmesin..
saygıyı hürmeti edep i adabı bilenler
Gösteriş için değil hizmet ve hürmet etmek dinlemek elinden gelenin en iyisini yapmak isteyen ve dava için
çabalayanlar gelsin..
Gerçek dinî iman ı
Doğruluğu hakkı hukuku
insanı büyüğü küçüğü bilenler gelsin..
Avukat gelmesin
Mütahit gelmesin
İş adamı gelmesin
Ama, bulunsun
Mücahit savaşçı ilim irfan sahibi Mehmet amcam Ahmet abim Emine Ablam Zehra Teyzem gelsin..
Anadolum gelsin
toprağım gelsin suyum gelsin aşım gelsin..
toprak kokan tezek kokan eller #gelsin ..
Bir soğanı bir kuru ekmeği bir kap aşı paylaşmasını bilenler, gelsin..
Bir tencereden yemek yemeyi bilen aynı kaba kaşık sallayanlar gelsin..
Özüm sözüm kalbim yüreğim
Canım cananım canlarım gelsin..
Büyüğünü gördüğünde edepten önünü ilik leyen elini öpmek için eline sarılan elinde sigara varsa saklayıp elinde saygıdan söndüren gelsin..
Dediğim gibi paraya değil bu toprağa aşık olanlar gelsin..
Değişsin tabi ki
yeni baştan.
Ama
-oturmasını -bilen
-Hürmet saygı gören
Elleri öpülesiler gelsin
yaşı başı yerinde tecrübe sahibi herkesin saygı duyduğu sevgi ile bakıp hürmet ettiği be gösterdiği ağır başlı mütevazi boru paçalı olmayan egosu tavan yapmayan vatandaşın içinden birileri gelsin
Para hesabı iş hesabı menfaati vb beklentisi olanlar gelmesin olanları da göndersinler..
Vekil değil seçmenin üstünlüğünü vatandaşın değerini bilen ve hizmetinde olduğunu bilenler gelsin
Küsenleri geri çağırsınlar Tekrar davet etsinler
Oturup geçmişe geleceğe hasbihal etsinler
Gelecek için el ele verip Memleketi Devleti Bayrağı Davayı ileriye taşısınlar. .
Yoksa kaybediyoruz. Bu yazımız bütün siyasi partiler için bir yol haritası vatandaşın beklentilerine cevap verenler kazançlı çıkar vesselam.
Son Köşe Yazıları
YOLCULUK VE YOLDAŞTekamül yolunda birey tek başına başkalarıyla birlikte yolculuk yapar. Bir yol rehberi olmazsa yol bul...
(10 Ağustos 2026 18:58:09)
Cevap arıyorsan aşk sorusuna Gönlünün gözüne sorsana beni Yormak istiyorsan deli gönlümü Sevda yolla...
(09 Ağustos 2026 10:08:49)
Sevgiyi görecekmişsinGörsen nolur istememKalbime girecekmişsinHayır girme istemem Hatanı bilecekmişsinHer şeyi sile...
(08 Ağustos 2026 14:30:24)
Ruhumu açıkta bıraktı tenim Birazcık huzura ihtiyacım varBu kadar üstüme gelmeyin benim Birazcık hu...
(06 Ağustos 2026 17:12:43)
İnsanlar artık bir telefonu açarken, internetten alışveriş yaparken, ev kiralarken, araç alırken hatta bankadan gelen bi...
(06 Ağustos 2026 14:07:18)